Türk Boğazları’nın Stratejik Önemi
İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı’ndan oluşan Türk Boğazları, Karadeniz’i Akdeniz’e ve oradan dünya denizlerine bağlayan yegâne deniz yolu olması nedeniyle tarih boyunca askerî, siyasi ve ekonomik bakımdan büyük önem taşımıştır. Başta Karadeniz’e kıyıdaş devletler olmak üzere birçok ülkenin dış ticareti ve güvenliği açısından hayati bir ulaşım koridoru olan Türk Boğazları, aynı zamanda küresel deniz ticareti ve uluslararası seyrüsefer bakımından da dünyanın en önemli stratejik geçitlerinden biridir. 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi, ticaret gemileri bakımından geçiş ve seyrüsefer serbestisini güvence altına alırken, savaş gemilerinin geçişini Karadeniz’e kıyıdaş olan ve olmayan devletler arasında hassas bir denge kurarak düzenlemektedir.
Türk Boğazlarının ve Montrö rejiminin önemi, 24 Şubat 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı ile bir kez daha açık biçimde ortaya çıkmıştır. Karadeniz’in bir savaş alanına dönüşmesi, yalnızca bölge devletlerinin güvenliğini değil, uluslararası ticareti ve özellikle tahıl, gübre, petrol ve diğer stratejik ürünlerin dünya pazarlarına ulaştırılmasını da doğrudan etkilemiştir. Türkiye, savaşın başlamasının ardından Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 19. maddesini uygulamış ve Türk Boğazlarını savaşan tarafların savaş gemilerine kapatmıştır. Ayrıca üçüncü devletlere de Karadeniz’deki askerî gerilimin tırmanmaması amacıyla savaş gemilerini Boğazlardan geçirmemeleri yönünde telkinde bulunmuştur. Bu uygulama, Montrö Sözleşmesi’nin bir savaş ortamında dahi Karadeniz’de askerî tırmanmayı sınırlandıran ve bölgesel güvenliğe katkıda bulunan ne kadar önemli bir uluslararası hukuk mekanizması olduğunu göstermiştir.
1. 1923 tarihli Lozan Boğazlar Sözleşmesi Rejimi ve Türkiye’nin Egemenlik Yetkilerindeki Sınırlamalar

Türk Boğazlarının bugünkü hukuki statüsüne ulaşması, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren yürütülen uzun ve dikkatli bir diplomatik mücadelenin sonucudur. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması ile birlikte imzalanan Lozan Boğazlar Sözleşmesi, Boğazlardan geçiş serbestisini düzenlemekle birlikte Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenlik ve güvenlik yetkilerini önemli ölçüde sınırlandıran hükümler de içermekteydi.
Sözleşme uyarınca İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının her iki yakasındaki belirli bölgeler ile Marmara Denizi’ndeki bazı alanlar askerden arındırılmış statüye tabi tutulmuştu. Böylece Türkiye, kendi ülkesinin savunması bakımından son derece kritik öneme sahip Boğazlar bölgesinde asker bulundurma ve tahkimat yapma imkânından önemli ölçüde mahrum bırakılmıştı.
Ayrıca Boğazlar rejiminin uygulanması ve denetlenmesi için İstanbul’da uluslararası nitelikte bir Boğazlar Komisyonu kurulmuştu. Türkiye temsilcisinin başkanlığındaki bu komisyonda yabancı devletlerin temsilcilerinin de yer alması öngörülmüştü. Komisyon, Boğazların suları üzerinde kendisine Sözleşme ile verilen görevleri yerine getirmekteydi. Bu nedenle dönemin Boğazlar rejimini, Boğazların idaresinin bütünüyle bir “yabancı komiteye bırakılması” şeklinde nitelendirmek hukuken tam isabetli olmamakla birlikte, Türkiye’nin kendi toprakları ve suları üzerinde uluslararası bir komisyonun yetkili kılınması ve Boğazlar bölgesinin askerden arındırılması, Türkiye’nin egemenlik ve güvenlik yetkilerini önemli ölçüde sınırlandıran bir düzen oluşturmuştur.
2. Atatürk’ün Öngörülü Diplomasisi ve Montrö’ye Giden Yol
1930’lu yıllara gelindiğinde uluslararası sistem hızla değişmeye başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan güvenlik düzeni zayıflamış; silahsızlanma beklentilerinin yerini yeniden silahlanma, yayılmacı politikalar ve yeni bir dünya savaşı tehlikesi almıştır. Avrupa’da Almanya’nın yeniden silahlanması, İtalya’nın saldırgan dış politikası ve Milletler Cemiyeti’nin kolektif güvenlik sisteminin giderek işlevsizleşmesi, Boğazların askerden arındırılmış statüsünün Türkiye açısından ciddi bir güvenlik riski oluşturduğunu ortaya koymuştur.
Mustafa Kemal Atatürk, değişen uluslararası konjonktürü büyük bir öngörüyle değerlendirmiş ve Türkiye’nin güvenliğini yakından ilgilendiren Boğazlar rejiminin barışçı ve diplomatik yollarla değiştirilmesini hedeflemiştir. Türkiye, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin artık dönemin güvenlik şartlarına cevap vermediğini belirterek, uluslararası hukukun “rebus sic stantibus (anlaşmanın yapıldığı şartlarda köklü değişiklik olası)” ilkesine dayanarak 11 Nisan 1936 tarihinde Sözleşmeye taraf devletlere bir nota göndermiş ve yeni bir düzenleme yapılması için görüşmelere başlanmasını önermiştir. Türkiye’nin hukuka ve diplomasiye dayanan bu girişimi olumlu karşılanmış, 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montrö kentinde başlayan konferans, 20 Temmuz 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla sonuçlanmıştır.
Montrö Sözleşmesi ile Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerini alan yeni bir rejim kurulmuş; uluslararası Boğazlar Komisyonu ortadan kaldırılmış ve bu komisyonun yetkileri Türkiye’ye devredilmiştir. En önemlisi, Boğazların askerden arındırılmış statüsüne son verilerek Türkiye’ye Boğazlar bölgesini yeniden askerî bakımdan güvence altına alma imkânı tanınmıştır. Böylece Türkiye, kendi ülkesinin en stratejik bölgelerinden biri üzerindeki egemenlik ve güvenlik yetkilerini yeniden tesis etmiştir. Montrö Sözleşmesi ticaret gemilerinin geçiş serbestisini korurken savaş gemilerinin geçişini Türkiye’nin ve Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin güvenlik ihtiyaçlarını dikkate alan özel bir hukuki rejime bağlamıştır.
Bu yönüyle Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğinin tamamlanması ve pekiştirilmesi bakımından en önemli uluslararası hukuk belgelerinden biridir. Atatürk döneminin barışçı, gerçekçi ve zamanlaması son derece başarılı diplomasisinin bir eseri olan Montrö, savaşılmadan kazanılan büyük bir diplomatik başarı olarak Türk dış politika tarihinde özel bir yere sahiptir.
3. Montrö Sözleşmesi Rejiminin Korunmasının Önemi
20 Temmuz 2026 itibarıyla 90 yıldır yürürlükte bulunan Montrö Boğazlar Sözleşmesi, yalnızca Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenlik ve güvenlik hakları açısından değil, Karadeniz’de barış, güvenlik ve istikrarın korunması bakımından da vazgeçilmez bir denge belgesidir. Sözleşmenin yaklaşık bir asra yaklaşan süre boyunca varlığını korumasının temel nedenlerinden biri, Türkiye’nin ve Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin güvenlik ihtiyacı ile üçüncü devletlerin çıkarları arasında gerçekçi ve uygulanabilir bir denge oluşturmasıdır. Türkiye’nin Sözleşmeyi 1936’dan bu yana titizlikle uygulaması da bu rejimin kalıcılığının en önemli güvencelerinden biri olmuştur.
Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında yaşanan gelişmeler, Montrö’nün günümüzde de ne kadar işlevsel olduğunu somut biçimde göstermektedir. Karadeniz’de çok daha geniş çaplı bir deniz çatışmasının ve askerî yığınağın önlenmesinde Sözleşmenin savaş gemilerine ilişkin hükümleri önemli bir denge unsuru oluşturmuştur. Dolayısıyla Montrö Sözleşmesi, geçmişten miras kalan tarihî bir belge olmanın ötesinde, bugünün güvenlik sorunlarına da cevap verebilen yaşayan bir uluslararası hukuk rejimidir.
Bu nedenle Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin hukuki ve siyasi bütünlüğünün korunması Türkiye açısından temel bir millî çıkar olarak değerlendirilmelidir. Sözleşmenin hükümlerini doğrudan veya dolaylı biçimde etkisizleştirebilecek, oluşturduğu hassas dengeyi aşındırabilecek ya da uygulama rejimini tartışmalı hâle getirebilecek girişimlerden uzak durulması büyük önem taşımaktadır. Montrö Sözleşmesinin korunması, yalnızca Türkiye’nin egemenlik haklarının muhafazası değil; aynı zamanda Karadeniz’in ve Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin güvenliği ve uluslararası barış bakımından da stratejik bir gerekliliktir.
İmzalanmasının 90. yıl dönümünde Montrö Boğazlar Sözleşmesi; Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ileri görüşlü devlet adamlığının, Türkiye Cumhuriyeti’nin barışçı diplomasisinin ve millî egemenliği kararlılıkla koruma iradesinin en önemli eserlerinden biri olarak değerini ve güncelliğini korumaya devam etmektedir.
20 Temmuz 2026

